Önceki gün 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamalarını izledim. Önce gözlerim Fethiye ekranlarına gitti.
Sayıları pek fazla olmayan düzenli bir topluluk cadde boyunca ellerinde çeşitli pankartlar, sloganlar
atarak yürüdü. Gerçi konumuzun dışında ama kutlarım, bir taşkınlığa meydan vermeden, polisle
çatışmadan töreni yapıp bitirdiler. Demek ki istenirse 1 Mayıs kutlamaları kavgasız, gürültüsüz
yapılabiliyormuş.
Esas sorun şurada, yürüyüş boyunca gözlerim topluluk içinde işçi aradı, bir grup belediye işçisi dışında
işçiye benzer kimse yoktu bu kalabalık içinde. Tanıdık yüzler, bir kısım siyasetçiler, emekliler,
öğretmenler, az sayıda genç. İşçiler nerede, gençlik örgütleri nerede?
İstanbul'daki kutlamaya baktım. Cılız bir topluluk. Amacı kitlesel bir gösteri değil, polisle kavga çıkarıp
akılları sıra küçük bir siyasi partinin reklamını yapacaklar. İşçilerin katılması zaten beklenemez.
Dünyadaki kutlamalara da baktım, hepsi adet yerini bulsun diye yapılmış.
Zihnim birden elli, altmış yıl öncesine gitti. 15-16 Haziran 70 yılında İstanbul'un lüks konutlarının yer
aldığı Bağdat Caddesinde gün boyu yüz binlerce işçi akın akın yürümüştü. O gün İstanbul'da hayat
durmuş, herkes ne olacak diye duyduğu en ufak bir sesi bile değerlendirmeye çalışıyordu. Yine 1
Mayıs 1977'de Taksim Meydanı yüz bin kişiye yakın bir kalabalık tarafından doldurulmuştu. Başta
işçiler, gençlik örgütleri, halkın çeşitli kesimlerinden insanlar birlik içinde kürsüdeki DİSK Genel
Başkanı Türkler'i dinliyordu. İşte tam o sırada olan oldu, birileri, kalabalığın üstüne ateş açtı, panik
çıktı, onlarca ölü ve yaralı.
O günler geri gelmemek üzere geçti. Artık Marx'ın "İşçiler, zincirlerinizden başka kıracak şeyiniz
yoktur. Ayaklanın, fabrikaları ele geçirin" söylemi anlamını yitirdi. Bunun bir çözüm olmadığını
komünist sistemin çökerek farklı bir yapıya dönmesinden anlamaktayız.
Aradan geçen zaman ,içinde işçiler zincirlerini kırmak şöyle dursun sermaye sahiplerine daha sıkı bir
şekilde bağlandılar. İşçiler bir sürü şey ürettiler. Bunların çoğu da yaşamları için gereksizdi. Sonra da
kendi ürettikleri bu gereksiz şeylere sahip olabilmek için mağazaların önünde kuyruğa girdiler. Gün
boyu çalıştılar, kazandıklarını akşam olmadan koşup tekrar patronlarına iade ettiler, karşılığında da
kendi emeklerinin ürünü olan şeyleri aldılar.
Patronları onlar için çeşitli kolaylıklar da sağladı. Kredi kartları bunların önde geleniydi. Kendilerinin
olmayan paraları harcadılar, harcadılar, patronlarına borçlandılar. Çünkü kredi kartlarını onlara veren
de patronlardan başkası değildi. Ay sonu geldiğinde kara kara düşünür oldular. Bu borçları nasıl
ödeyeceklerdi. Daha çok çalıştılar, mesai yaptılar, ama bir türlü iki yakalarını bir araya getiremediler.
Ömürleri üretip de bir türlü sahip olamadıkları şeylerin peşinde koşmakla geçti. Bir kere olsun da
bunlar bana ihtiyaç mı, bu son model cep telefonuna sahip olmasam neyim eksilir diye düşünmediler
bile.
Devletler de bundan farksız durumda. Amerikalılar dolar isminde kirli yeşil renkli bir kağıt parçası
çıkardılar. Bunun çok değerli bir şey olduğuna herkesi inandırdılar. Sonra bu parayı küçük devletlere
borç olarak verdiler. Ödeme zamanı gelince de o devletlerin elindeki zenginliklere el koydular. Bunun
adına da uluslararası kredilendirme diyor bazıları. İşte bu da devletler arası kölelik düzeni.
Biz buna çağdaş kölelik diyoruz, ya da gönüllü kölelik. Marx yaşasaydı bu durum karşısında ne
düşünürdü acaba. "Ben bunu akıl edememişim, bütün yazdıklarım, çizdiklerim boşa gitti, artık kimse
bana inanmıyor" deyip belki de ikinci defa bu dünyadan giderdi.
Akın Tezel
Fethiye'de Siyaset
Ayfer Kurt
Fethiye’ye Girerken
Serdar Cemal Hoca
İNFAK VAKTİ
Serap'la Tatlı Sert
Muğla’da Hesaplaşma Dili Siyaseti Zehirler
YUSUF POLAT
Osimhen işi çok uzadı
ERHAN DARGEÇİT
TBMM kapanmamalıdır
Hatice ATAMAN
YEMEKLERDEN SONRA UYUYORSAN DİKKAT! İNSÜLİN DİRENCİN OLABİLİR.
DR.İSMAİL TEKPINAR
HER FERT POTANSİYEL ENGELLİ ADAYIDIR