Amerika kıtasına ilk ayak basan Avrupalılar orada yaşayan göçebe kızılderililerin bazı davranışları karşısında önce şaşkına döndüler. Örneğin bu insanlar bir meyve ağacı gördüklerinde onu baltalarla yere indiriyorlar, dallarındaki bütün meyveleri yedikten sonra bırakıp gidiyorlardı. Avrupalılar bunun nedenini anlamakta gecikmediler. Kızılderililer göçebeydiler, tarım ve hayvancılık bilmiyorlar, avcılık ve toplayıcılık ile geçiyorlardı. Buldukları işe yarar yiyecek ve eşyaları topluyorlar, bir yerde yiyecek kalmayınca başka yerlere göçüyorlardı. Büyük bir olasılıkla o ağacın yerinde kalırsa bir daha yıl yeniden meyve vereceğini de bilmiyorlardı.
Kızılderililer beyaz adamın meyveleri yemek için ağaca çıkıp topladığını görünce büyük bir olasılıkla şaşırmışlardır. "Bu beyaz adamlar da ne kadar aptalmış, uğraşıp ağaca çıkıyorlar, o kadar zahmet çekiyorlar" diye düşünmüşlerdir belki de.
Bir yeri talan edip o halde bırakmak bir göçebe geleneğidir. İnsanlar o yere bir daha gelmeyeceklerini düşündüklerinde nasıl bırakacaklarını dert edinmezler. Öylece bırakıp giderler. Örneğin atalarımız göçer oldukları halde ovadan yaylaya, yayladan ovaya göçtüklerinde o mekanları temiz bırakmışlardı. Çünkü bir me4vsim sonra aynı yere döndüklerinde oraları temiz bulmak istiyorlardı.
Bir toplum bir mekanı sahiplenip orayı yurt bellediği zaman temizliğine ve imarına dikkat eder, onun en güzel ve bakımlı bir şekilde kalmasını ister. Hatta domuz dışında birçok hayvan yatıp uyuyacağı yeri pislemez, gidip işini biraz uzakta görür. Demek ki bir mekanın temizliği o mekanı kullanan insanın orayı sahiplenip sahiplenmemesiyle ilgilidir.
Şimdi birçok tatilciyi görüyoruz ki aracının penceresinin sokağın orta yerine çöp atıyor, hatta yanar sigara izmariti bile atıyor. Bazılarımız evimizi silip süpürüyor, pırıl pırıl yaptıktan sonra çöpleri kapının altından bahçeye bırakıyor, veya pencereden aşağıya silkeliyoruz. İşte bu davranışlar da sokakları henüz sahiplenememiş olmamızın sonucudur. Tatilci "burası benim şehrim değil, bana ne" düşüncesiyle sağı solu pislemekte, sokağa evinin çöpünü silkeleyen ev kadını da "sokak benim evim değil" anlayışıyla ev temizliği yapmaktadır.
Tatilci tatil yöresini kullanılıp atılacak bir yabancı mekan gibi görmekte, ev sahibi kadın ise oturduğu şehri emaneten durduğu bir yurt olarak görmektedir. Ev sahiplerinin çoğu son elli altmış yıl içinde köylerden şehirlere göç etmiş yurttaşlardan oluşmuştur. Henüz oturdukları mekanı benimseyememiştir. Birgün buralardan gideceğim, bana ne diye hesaplamaktadır. Tatilci ise "belediyeyi ben mi seçtim, otursun temizlesin" diye aklı sıra kendine mazeret uydurmaktadır.
Biz bu davranışların ülkedeki nüfus hareketliliği yavaşlayıp durunca kaybolacağını düşünmekteyiz. O zaman tatilci "ben geçtiğimiz yıl buraya gelmiştim, sokağın köşesinde güzel bir ağaç vardı, kurumuş üzüldüm" diye düşünebilecektir. Büyük şehirde oturan kiracı olsun, ev sahibi olsun, komşular kapının önüne iskemleleri koyup birlikte çay içme alışkanlığını kazandıkları zaman "ben bari kapımın önünü süpüreyim, hergün burada oturup sohbet ediyoruz" diye hesap yapacaktır.
Bakalım biz o günleri görebilecek miyiz? Yoksa aracının penceresinden yanar sigara atan tatilciyi kovalamakta devam mı edeceğiz.