12 Eylül 1980, Türkiye’nin yalnızca siyasal hayatına yapılan askerî bir müdahale değildir. Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin zor yoluyla yeniden kurulduğu, demokratik siyasetin askıya alındığı ve etkileri kuşaklar boyunca devam eden köklü bir rejim değişikliğidir.
Darbeyi yalnızca dönemin şiddet olayları, ekonomik krizi ve siyasal istikrarsızlığı üzerinden açıklamak eksik kalır. Çünkü askerî yönetim, mevcut çatışmaları sona erdirmekle yetinmemiş; toplumu, siyaseti ve devlet kurumlarını kendi güvenlik anlayışına göre yeniden biçimlendirmiştir.
12 Eylül sabahı Türkiye Büyük Millet Meclisi kapatılmış, hükümet görevden alınmış, siyasi partiler feshedilmiş ve anayasal düzen ortadan kaldırılmıştır. Binlerce insan gözaltına alınmış; işkence, idam, sürgün, vatandaşlıktan çıkarma ve siyasal yasaklar dönemin karanlık tablosunu oluşturmuştur. Sağcı, solcu, ülkücü, sosyalist, sendikacı, akademisyen ve öğrenci ayrımı yapılmaksızın toplumun geniş kesimleri devletin baskı aygıtıyla karşı karşıya bırakılmıştır.
Bu nedenle 12 Eylül’ü herhangi bir siyasal görüşün zaferi olarak görmek mümkün değildir. Darbe, bütün demokratik siyaseti hedef almıştır.
12 Eylül’ün siyaset mühendisliği
Siyaset bilimi açısından 12 Eylül’ün en önemli özelliği, bir “toplum mühendisliği” projesine dönüşmesidir. Darbe yönetimi; sorgulayan, örgütlenen ve siyasal taleplerde bulunan yurttaş yerine itaat eden, siyasal alandan uzak duran ve devlet karşısında edilgenleşen bir toplum meydana getirmeyi amaçlamıştır.
Sendikaların etkisi sınırlandırılmış, üniversiteler merkezi denetim altına alınmış, siyasal partilerin örgütlenme alanları daraltılmış ve sivil toplum zayıflatılmıştır. Yükseköğretim Kurulu’nun kurulmasıyla üniversitelerin idari ve akademik özerkliği üzerinde kalıcı bir vesayet mekanizması oluşturulmuştur.
Böylece devletin toplumu koruduğu değil, toplumun devletten çekindiği bir siyasal düzen ortaya çıkmıştır.
12 Eylül yönetiminin hazırladığı 1982 Anayasası da bu anlayışın hukuki çerçevesini meydana getirmiştir. Devleti bireyin üzerinde tutan, yürütmeyi güçlendiren, temel hak ve özgürlükleri sınırlama mantığıyla ele alan bu anayasa; halkoylamasıyla kabul edilmiş olsa bile özgür ve çoğulcu bir tartışma ortamında hazırlanmamıştır.
Demokrasi yalnızca sandık kurulması değildir. Özgür tercih, serbest tartışma, bağımsız yargı, çoğulcu medya, örgütlenme hakkı ve iktidarın sınırlandırılması da demokratik düzenin vazgeçilmez şartlarıdır. Bu şartların bulunmadığı bir ortamda yapılan halkoylaması, demokratik meşruiyet tartışmasını ortadan kaldırmaz.
Darbe bitti, zihniyeti kaldı
12 Eylül askerî yönetimi sona ermiş olsa da oluşturduğu siyasal ve kurumsal zihniyet bütünüyle ortadan kaldırılamamıştır. Türkiye’nin bugün hâlâ demokratikleşme, hukuk devleti, ifade özgürlüğü, üniversite özerkliği ve kuvvetler ayrılığı konularını tartışması bunun göstergesidir.
Darbe dönemlerinin en kalıcı mirası, yalnızca anayasa maddeleri değildir. Asıl tehlikeli miras; farklı düşünceleri tehdit olarak gören, devlet güvenliğini hukuk güvenliğinin önüne koyan ve toplumsal sorunların siyaset yoluyla değil baskıyla çözülebileceğine inanan anlayıştır.
Bu anlayış bazen askerî vesayet şeklinde, bazen bürokratik baskı olarak, bazen de seçilmiş iktidarların gücü tek merkezde toplama eğilimiyle karşımıza çıkabilir. Vesayet yalnızca üniformalıların siyasete müdahalesi değildir. Demokratik denetimden uzaklaşan her güç odağı, zaman içerisinde yeni bir vesayet düzeni kurabilir.
Bu nedenle darbelerle gerçek anlamda hesaplaşmak, yalnızca darbecileri yargılamakla tamamlanamaz. Darbeyi doğuran, meşrulaştıran ve sonuçlarını kalıcı hâle getiren kurumlar, hukuk düzeni ve siyasal kültür de sorgulanmalıdır.
Demokrasi intikam değil, hukuk düzenidir
12 Eylül’le hesaplaşmak geçmişten intikam almak anlamına gelmez. Amaç, aynı acıların bir daha yaşanmamasını sağlayacak demokratik düzeni kurmaktır.
Gerçek bir demokratikleşme için bireyi devlet karşısında koruyan, güçler ayrılığını sağlayan, yargı bağımsızlığını güvenceye alan ve temel hakları iktidarların takdirine bırakmayan yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır. Siyasi partiler ve seçim mevzuatı demokratikleştirilmeli, üniversitelerin özerkliği güçlendirilmeli ve kamu yönetiminde liyakat yeniden temel ilke hâline getirilmelidir.
Devletin gücü, vatandaşını susturmasından değil; onun haklarını korumasından doğar. Güçlü devlet, hukuk dışına çıkan devlet değildir. En zor zamanlarda dahi hukuka bağlı kalabilen devlettir.
12 Eylül’den çıkarılması gereken temel ders açıktır: Demokrasinin sorunları daha az demokrasiyle değil, daha fazla demokrasiyle çözülür. Siyasetin hatalarının çözüm yeri kışlalar, mahkemeler veya kapalı bürokratik odalar değil; milletin iradesinin temsil edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.
Aradan geçen yıllar 12 Eylül’ün acılarını hafızamızdan silemez. O günleri anmanın gerçek anlamı, darbeyi lanetleyen sözler söylemekten ibaret değildir. Asıl sorumluluk; özgürlüğü, adaleti, çoğulculuğu ve hukukun üstünlüğünü her şart altında savunmaktır.
Çünkü darbelerin bir daha yaşanmamasının en güçlü teminatı, demokratik kültürü gelişmiş bir toplum ve hukukla sınırlandırılmış bir siyasal iktidardır.
12 Eylül’ü unutmamak, yalnızca geçmişe karşı değil, geleceğe karşı da bir sorumluluktur.
Prof.Dr. Bekir TAVAS
12 Eylül: Demokrasiye Vurulan Darbenin Bitmeyen Gölgesi
Akın Tezel
Kafam Karıştı Benim
Serdar Cemal Hoca
“Ticaret Odalarında Neden Vizyon Yok?”
Serap'la Tatlı Sert
Bir Sonraki Yangını Bugün Önleyebiliriz
Ayfer Kurt
Paspatur’da Geceye Karışmak
YUSUF POLAT
Osimhen işi çok uzadı
ERHAN DARGEÇİT
TBMM kapanmamalıdır
Hatice ATAMAN
YEMEKLERDEN SONRA UYUYORSAN DİKKAT! İNSÜLİN DİRENCİN OLABİLİR.
DR.İSMAİL TEKPINAR
HER FERT POTANSİYEL ENGELLİ ADAYIDIR