Siyaset biliminde “devlet aklı” denildiğinde yalnızca güçlü bir liderin iradesinden söz etmeyiz. Devlet aklı; kriz anında karar verebilme kadar, o kararları kişilere bağlı olmaktan çıkarıp kurallara ve kurumlara dönüştürebilme kapasitesidir.
Bugün Türkiye’de yaşanan fon tartışmasına biraz da bu pencereden bakmak gerekiyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 29 Eylül’deki Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda fon soruşturmasının bütün kurumlarla takip edildiğini, Devlet Denetleme Kurulunu görevlendirdiğini ve tasfiyesine karar verilen fonlarla ilgili süreci koordine etmek üzere Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bir kurul oluşturulduğunu açıkladı. Aynı konuşmada parti içi yenilenme bağlamında “yanlış yapanla” yolların ayrılacağını söyledi.
Bir gün önce de vatandaşın hakkına ve malına el uzatanların karşısında devleti bulacağını ifade etmişti.
Bunlar güçlü siyasi irade mesajlarıdır.
Fakat siyaset biliminin sorusu tam burada başlar:
Güçlü siyasi irade, güçlü kurumsal denetime dönüşebilecek mi?
DEVLET AKLI KİŞİDEN BÜYÜKTÜR
Erdoğan, Türk siyasetinde uzun yıllardır karar alma süreçlerinin merkezindeki aktördür. Bu nedenle kriz dönemlerinde Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu siyasi iradenin kamu kurumlarının hareket tarzı üzerinde önemli etkisi bulunması şaşırtıcı değildir.
Ancak modern devlet teorisi açısından kalıcı başarı başka yerde aranır.
Bir sistem, güçlü lider bulunduğu zaman çalışıyor fakat liderin müdahalesi olmadan aynı refleksi gösteremiyorsa burada devlet kapasitesiyle lider kapasitesi birbirine fazla yaklaşmış demektir.
Oysa kurumsallaşmış devlet şunu yapabilmelidir:
Cumhurbaşkanı söylemeden denetim mekanizması çalışmalı; iktidar veya muhalefet ayrımı yapılmadan iddialar araştırılmalı; bağımsız yargı delillere göre karar vermeli; TBMM siyasi denetimini gerçekleştirmeli ve düzenleyici kurumlar piyasanın kurallarını uygulamalıdır.
Devlet aklının en yüksek aşaması, liderin iradesini kurumsal refleks haline getirebilmektir.
SORUŞTURMA VAR; PEKİ MECLİS?
Fon soruşturmasında süreç genişliyor. 30 Eylül itibarıyla soruşturmanın beşinci dalgasında 34 şüpheli hakkında arama, el koyma ve gözaltı kararı verildiği; toplam işlem yapılan şüpheli sayısının 217’ye ulaştığı açıklandı. Bunlar soruşturma aşamasındaki işlemlerdir ve kişiler bakımından kesinleşmiş suçluluk anlamına gelmez.
Şimdi tartışmanın ikinci ayağı ortaya çıkıyor.
CHP, İYİ Parti, DEM Parti ve Yeni Yol Grubunun konuyla ilgili Meclis araştırması önergeleri verdiği bildiriliyor.
Burada iktidarla muhalefetin taleplerini mutlaka birbirinin karşıtı olarak görmek gerekmiyor.
Savcılık başka bir görev yapar.
Yargı başka.
Devlet Denetleme Kurulu başka.
TBMM ise başka.
Demokratik devletin gücü zaten bu kurumların birbirlerinin yerine geçmeden kendi görevlerini yapabilmesinden doğar.
ERDOĞAN AÇISINDAN ASIL SİYASİ EŞİK
Erdoğan’ın “yanlış yapanla yolları ayırma” yaklaşımının siyaset bilimi açısından kalıcı önem kazanması için bunun kişisel liderlik refleksinden kurumsal devlet standardına dönüşmesi gerekir.
Mesele yalnızca bugün adı geçen kişiler değildir.
Bugün AK Partili bir isim hakkında iddia ortaya çıkabilir.
Yarın CHP’li bir belediye yöneticisi hakkında çıkabilir.
Başka bir gün MHP’li veya başka bir partiden siyasetçi hakkında çıkabilir.
Devlet aklı tam burada kendisini göstermelidir:
İsim değişse bile kural değişmemelidir.
İşte hukuk devletinin gerçek gücü budur.
MUĞLA’DA DA AYNI DEVLET AKLI
Bu yaklaşımı Ankara’yla sınırlandırırsak eksik kalır.
Muğla Büyükşehir Belediyesi de kamu kaynağı kullanıyor.
İlçe belediyeleri de.
Merkezi idarenin Muğla’daki kurumları da.
Kamu şirketleri ve diğer kamu kuruluşları da.
Dolayısıyla Ankara’da istediğimiz şeffaflığı Muğla’da da istemeliyiz.
CHP’nin yönettiği belediyede başka, AK Parti’nin yönettiği yerde başka bir hesap verebilirlik anlayışı olamaz.
Devlet aklı parti rozeti taşımaz.
Devlet aklı kamu yararını korur.
GÜÇLÜ LİDERLİKTEN GÜÇLÜ KURUMLARA
Türkiye’nin önündeki esas reform tartışmasının burada olduğunu düşünüyorum.
Erdoğan’ın siyasi liderliği uzun yıllardır Türkiye’nin yönetim sisteminin merkezinde bulunuyor. Fakat bir liderin devlet sistemine bırakabileceği en kalıcı miras, her meseleye bizzat müdahale etmek değil; kendisi müdahale etmese bile doğruyu yapabilecek kurumlar bırakmaktır.
Bu nedenle fon soruşturmasını yalnızca bir mali skandal veya günlük siyasi tartışma olarak okumamak gerekir.
Bu aynı zamanda bir devlet kapasitesi sınavıdır.
Cumhurbaşkanı siyasi iradeyi ortaya koyar.
Savcılık soruşturur.
Yargı karar verir.
TBMM denetler.
Düzenleyici kurumlar kuralları uygular.
Siyaset de gerektiğinde siyasi sorumluluğu üstlenir.
Bunların tamamı aynı anda çalışabiliyorsa güçlü devlet ortaya çıkar.
Türkiye’nin ihtiyacı da budur.
Güçlü liderlikten güçlü kurumlara, siyasi iradeden kurumsal devlet aklına geçebilmek.
Çünkü devlet aklının gerçek başarısı bir krizi çözmek değildir.
Bir sonraki krizde kimin Cumhurbaşkanı, kimin bakan, kimin belediye başkanı olduğuna bakmadan aynı hukuk ve denetim mekanizmasını çalıştırabilecek sistemi kurmaktır.
Ankara’da da…
Muğla’da da…
Devlet kişilerle güç kazanabilir; fakat ancak kurumlarla kalıcı olur.